İlişkide Uyum Dansı

ilişkide uyum dansı

Çevrenizde çok sayıda “gerçekten” mutlu ilişkiye rastlıyor musunuz?

Sosyal medyada yansıtılandan bahsetmiyorum. Gerçekten tanıdığınız, ilişkilerine tanıklık ettiğiniz çiftlere baktığınızda gıpta ettiğiniz ilişkiler var mı? Bunların ortak özelliklerini hiç düşündünüz mü? Bu insanlar ne yapıyorlar da birbirleriyle güçlü bağlantı içinde, sevgi, ilgi, şefkat dolu, tatmin duygusu içinde bir ilişki sürdürüyorlar? Sadece şanslılar mı? Yoksa ince eleyip sık dokuyarak mı yapmışlar eş tercihlerini? Ya da mantık evliliği mi yapmışlar? Nasıl yorumluyorsunuz?

Sevgililer Günü gelmişken ve her yerden romantizm taşarken; ben konuya bilimsel yaklaşmak istedim.

Her yıl evlenme artış oranı azalırken boşanmaların oranı artıyor.

Türkiye’de 2017 yılında her 100 evliliğin %22,5’u boşanmayla sonuçlanmış.

2018’de ülkemizdeki boşanmaların %34,6’sı evliliğin ilk 1.-5. yılları arasında, %20,4’ü 6.-10. yılları arasında, %15’i 11.-15. yılları arasında gerçekleşmiş.

Bana göre evlilik bir uyum dansı ve bu dansın ahengi ilk günden yakalanmıyor. El ele tutuşup “hadi dans edelim” denince ya birbirinin ayağına basılıyor ya da ortaya son derece uyumsuz bir görüntü çıkıyor ve çiftlerde huzursuzluk başlıyor. Hayal kırıklığı yaşanıyor. Öncesinde dansın adımlarını öğrenmek, önce kendini, sonra birbirini çok iyi tanımak, beklentileri tanımlamak, kişiyi oluşturan değerleri görmek gerekiyor. Bunu yaparken de sürekli iletişim içinde olmak gerekiyor.

Yani mutlu ilişkiler tesadüf ya da şans eseri değil; iki kişinin sevgi temelinde iletişime verdikleri emeğin sonucu.

Sağlıklı iletişim içinde olabilmek için ilk adım kendimizi tanımak ve yaralarımızı iyileştirmek. Kendimizi tanıdıkça verdiğimiz tepkileri anlamlandırabiliriz. İlişkilerdeki problem çoğu zaman karşımızdakinin davranışı değil; bizim onu nasıl algıladığımız ve verdiğimiz tepkinin sonucu. Algımızı ve tepkilerimizi şekillendiren şeyler de önceki deneyimlerimiz, büyüdüğümüz aile ortamı, bunların sonucunda oluşan inançlarımız. Bu inançlar algımızın önünde bir filtre oluşturuyor, zamanla bu filtreyle görmeye başlıyoruz dünyayı. Gördüğümüz dünya bizim gerçekliğimiz oluyor. Bu gerçekliğin dışından gelen her müdahale beynimiz tarafından bir tehdit olarak algılanıyor ve tetikleniyoruz. Bunun için ihtiyacımız olan ilk şey öz farkındalık. Algımıza şekil veren inançlarımızı, yıllar içinde oluşturduğumuz filtreleri fark etmek.

Daha sonraki adım bizi tetikleyen davranışları fark edince kendimize şu soruları sormak:

İçimde tetiklenen ne?
Neden korkuyorum?
Korkunun altındaki duygum ne?
Bir dahaki sefer böyle tepki vermemek için kendimde neyi iyileştirmem gerekiyor?

Örneğin; eşiniz yarın akşam arkadaşlarıyla dışarı çıkmak istiyor. Size bilgi veriyor. Ancak siz bunu bir sorun olarak görüyorsunuz; çünkü sizin büyüdüğünüz evde anne babanız birbirinden ayrı hiç program yapmazdı ve bu kötü bir şey olarak algılanırdı. Sizin de evlilik anlayışınızda bu doğru değil. Kendinize yukarıdaki soruları sorduğunuzda; “evliliğimin bozulmasından, eşimin benden uzaklaşmasından korkuyorum” diye cevap verebilirsiniz. Korkunun altında “evlilik kurumunda çiftler hep bir arada eğlenmelidir, evlenince özgürlük biter” gibi bir inancınız varsa; bu inanç gerçekçi mi? Anne babanız o şekilde yaşayarak gerçekten mutlu muydu? Onlar mutluysa bile bu inanç sizin eşinizle olan ilişkinizi destekliyor mu? gibi soruları kendinize sorup bu inancı yok etmenin bir yöntemini içinizde bulabilir misiniz bir bakabilirsiniz.

Çoğu zaman korktuğumuz şey aslında tepkimiz sonucunda yol açtığımız sonuç olabilir. Yani aslında evliliğin bozulmasından korkarken; sizin verdiğiniz sinirli tepki yüzünden karşı taraf gerçekten sizden uzaklaşabilir. Bunun gibi pek çok örnek olabilir. Korkunuzu ve altındaki sebebi fark edince bunu eşinize ifade edebilirsiniz. Duygunuzu paylaşmak ve karşı tarafın da duyguyu kabul etmesi ilişkinizi güçlendirir.

Sonuncu adım; öncelikle karşı tarafın ihtiyacına sevgi ve empati ile yaklaşmak. “Arkadaşlarınla dışarı çıkmak istemeni anlıyorum, uzun zamandır da görüşmüyordunuz. Sana iyi gelecektir, iyi eğlenceler” diyebilmek sizce de ulaşmak istediğiniz huzurlu evliliğe sizi yakınlaştırmaz mı?

İçsel iyileşmenizi gerçekleştirmek sizi doğal olarak özşefkatli bir pozisyona taşır. Eşiniz size sinirli olduğu bir anda “ne işe yarıyorsun ki sen? Tek yaptığın çocuk bakmak” gibi bir cümle sarf etse; içinizde bir yerde gerçekten bir işe yaramadığınıza inanan bir tarafınız varsa siz de savunmaya geçebilir, karşılığında saldırıya geçebilir, ya da paramparça hissedip ağlamaya başlayabilirsiniz. Ancak kendi üzerinizde çalışıp içsel iyileşmenizi gerçekleştirdikçe “Bugün bana bu kadar saldırgan davrandığına göre nasıl bir sıkıntısı var acaba” diye merak edip, “Sana nasıl yardımcı olabilirim? Belli ki canın bir şeylere çok sıkılmış” diye sorabilirsiniz.

Kendi gücünüze ulaşmanın algınızı nasıl değiştirebileceğini görebiliyor musunuz?

Bunu şöyle algılamak da mümkün, “karşınızdaki size hakaret edecek, siz de buna sessiz kalacaksınız”. Ancak demek istediğim o değil. Sadece hakaretlerin size edilmediğini; kendisiyle ilgili bir problemi yansıttığını fark edeceksiniz. İlişkinizdeki kavgaları azaltacaksınız. Kendi gücünüze ulaşacaksınız dolayısıyla iç huzurunuzu arttıracaksınız.

İlişkiler ancak iletişimle güçlenir ve güçlenerek devam eder. Siz kendi adınıza iletişim donanımızını arttırarak elinizden geldiğince sağlıklı iletişim için çaba gösterebilirsiniz. Fakat ilişkiler her zaman iki kişiliktir ve iki kişinin de bilinçli çabasını, emeğini, kendi üzerinde çalışmasını gerektirir. Dolayısıyla her ilişkinin sonsuza kadar mutlu sürme olasılığı olmayabilir. Bu da normaldir ve hayatın bir parçasıdır.

Yine de herkesin üzerine düşeni yaptığı, sevgiyle başladığı ilişkiyi iletişim donanımlarıyla güçlendirdiğini hayal etsenize… İlişkiler çok daha başka yaşanmaz mıydı? Çok daha sağlıklı nesiller yetişmez miydi?

O zaman sevgililer günümüz kutlu olsun… Çok huzurlu, güçlü bağlantılı, ahenkle dans ettiğimiz daha nice yıllarımız olsun.

Bu yazıyı paylaş